ÜZÜMELİ
Tarih - Toplum - Kültür - Ekoloji - Kadın - Yaşam

“KEREYİ ERİNMİŞ ETMEK”

Bu yazının konusu tamamen bizden. Besni’den. Besnice bir özdeyişin veya ata sözünün hikayesini anlatacağım bu kez. Çok bilinen ve çok kullanılan bir söz öbeği olduğunu sanmıyorum. Hatta doğduğu topraklarda da bilinilirliği sınırlı kanımca. Hatta eminim şimdiki kuşak yöre insanlarımızın çoğu ,”Aaaa ilk kez duyuyoruz” diyeceklerdir.

Bir ağır arayla sürdüreyim yazmayı:

Türkçede oldukça sık kullanılan “ata sözleri”, “deyimler” ve “Özdeyişler” vardır. Bunlarsız Türkçe epeyce eksilir. Eksilme yalnızca kelime hazinesinde olmaz. Anlam, anlatma ve anlamada da eksilme olur. Hatta dilin tarihsel köklerinde güçlü zayıflama meydana gelir. Dilin hafızasının ana damarlarından birisi kopar. Bu ağır konuyu uzatmayayım. Eminim, “Kereyi Erinmiş Etme”nin hikayesini okuyunca bu paragrafa geri dönülecektir.

Daha yetmiş- seksen yıl öncesine kadar bizim oralarda yalnızca bir tane ŞAHER vardı. O da BESNİ’ydi. Adıyaman Adıyaman’dı. Antep yalnızca Antep’ti. Gölbaşı dünkü çocuk daha. Hala şehir olamadı. Besni’ye işi düşen herkesler, hatta Besni kenar mahallerinde oturanlar, “Şahere gidiyom” derlerdi. Şehir bizde ŞAHER’di yani.

Yine ve yaklaşık olarak bundan yüz yıl öncesinden söz ettiğimi hatırlatayım. O zamanlar bizim ellerde yaşayan insanları ; 1-Ağalar ve beyler 2- Esnafından, hamalından, çiftçisinden çobanına kadar HALK TABAKASI diye sınıflandırmak yanlış olmaz.

Bizde ağa dendimi, en başta şu iki özellik akla gelir: Ağa Kürttür ve mutlaka toprak zenginidir. En fakir ağanın yarım köyü vardır. Birden çok köyü olan ağalar epeyceydi sanıyorum. Ya BEY, BEYLER? Beylerin hepsi köken olarak Türktürler. Ve bu beyler Osmanlının Besni özelindeki yöneticileridirler. Beylerin ağalar gibi mülkiyeti kendilerine ait toprakları önceden yokmuş. Osmanlı devlet mülkünün idarecileri ve vergi toplayıcıları imişler. Sonra o arazilere kendi adlarına el koyanlar olmuş. Böylece beyler de toprak sahibi olmuşlar. Olmuşlar ama, topraktan, ve çiftçilikten anlamadıkları için topraklarını hep satmışlar. Çoğunu toprağın olduğu köyde yaşayanlara satmışlar. Topluca satılan araziler de olmuş. Kösüklü, Çalgan ve Maltepe köyleri ilk aklıma gelenlerdir.

İşte bu Besni beylerinden birisi (Sanırım hepsi), o meşhur deyimle “Bal tutan parmağını yalar” demekteymiş. Osmanlıya vekilmiş ya, köylülerden öşürünü toplamakla yetinmezmiş. Dağdan taştan, ormandan kuştan ve hatta sudan bile kişisel gelir elde edermiş. Örneğin, yetişkin her köylüye “Yılda bana beş keklik vurup getireceksin” denirmiş. Köylerin dağı taşı ve merası da devlet malı sayıldığından, hayvan başına alınan vergiyle yetinilmezmiş. Hayvanlar köy merasında otlatıldığına göre denip halktan taze yağ toplanırmış. Hatta en yaygın uygulama bu yağ toplama işiymiş. Alınacak yağ miktarını belirleyenler ise elbette beylerin kendileri. Oran da oldukça yüksek olmalı.

Bir köyün halkının canına tak etmiş bu yağ meselesi. ( Anlatılan hikaye aklımda kalmış ama, olayın yaşandığı köyü unutmuşum.) Köylüler aralarında toplanıp konuyu tartışıp konuşmuşlar. Ev başına beylerin istediği yağın çok olduğu ortak görüşmüş. Beyden oranı azaltmasını isteme kararı almışlar. Fakat bu kararı alan köylüler, kararı kimin beye gidip anlatacağı meselesinde anlaşamamışlar. Uzun tartışmalardan sonra aralarından üç kişilik bir heyet seçmişler. Heyetin izleyeceği yol ve yöntemi belirlemişler. Ve vekillerini Besni’ye, Beyin evine yolcu etmişler.

Köylülerin vekillerini kapısının önünde gören Bey, daha o an tahmin etmiş gelişin niyesini niçinini. Evine alıp ağırlamış elçileri. Hizmette ve hürmette kusur etmemiş. Hatta anlatılr ki, o Bey, evine üç tane başka bey gelmiş gibi ev sahipliği yapmış köy heyetine.Yeme içme ve güncel sohbetler bittikten sonra Bey sormuş:

-Sormayı unuttum kardeşlerim. Kusuruma bakmayın. Ziyaretinizin sebebi neydi? Niçin gelmiştiniz; diye.

Heyet üyeleri birbirlerinin gözlerine bakmışlar. Kafaları öne eğip düşünmüşler. O kısa anda ölçüp biçmişler. Yeniden yeniden bakışmışlar. Mimikler devreye girmiş. Gözdü, kaştı, mimikti derken hiç konuşmadan kararı netleştirmişler. Üçü üç ağızdan;

-Beğim demişler, biz köyde düşünüp taşındık ve karar veremedik. Size danışmaya geldik. Bu sene yağ hakkınızı nasıl istersiniz diye soruyoruz;deyip susmuşlar. Bey bir an şaşırmış. Kararsızca o köylülere sormuş:

-Her yıl nasıldı, diye. Bizimkiler;

-KERE getirirdik, demişler.

Burda bir ara açıklama gerekli. Eskiden yayıktan yeni çıkartılmış ve suyu süzülmüş taze yağ bozulmasın diye bolca tuzlanırdı. Kışlık yağ biriktirmenin yollarından birisidir bu. Elbet katılan tuz kadar yağın gramajı da artar. İşte bu bozulmasın diye bolca tuzlanmış yağa bizim ellerde KERE denirdi eskiden. Şimdi bu söz söylenir mi, kullanılıyorsa ne kadar yaygındır bilmiyorum. Bir ikinci not daha: Taze yağ uzun sure taze haliyle saklanamayacağından, yağı korumanın bir diğer yolu da, yağı eritip yeniden katılaşmaya bırakmaktır. Açık ki, eritilen yağ katışıksızdır. Biz sohbete geri dönelim.

-Başka nasıl olabilir, diye heyete sormuş Bey. Bizim heyet üyeleri ıkınıp sıkınmışlar. İçlerinden birisi olanca gücünü toplamış ve demiş ki;

-Yağı KERE mi, yoksa ERİMİŞ mi istersin Begim?

-Bu sene de ERİMİŞ olsun demiş Bey.

Konu kapanmış böylece. Bizim yağ elçileri tabana kuvvet köye geri dönmüşler. Elbete beye verilecek yağ oranını azaltmak için gidip çoğalttıklarının bilinci ve utancıyla… Doğaldırki merakla karşılanmışlar. Yere bakan gözlerden neyin ne olduğunu herkesler anlamışlar anlamasına da; yine de israrlı sormuşlar. Cevapsa kısaymış. Seçilen sözcü; nedenleri sonra anlatmak üzere;

-KEREYİ ERİNMİŞ ETTİK demiş.

Hani “KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARMAK”, “DİMYATA PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAK” özdeyişleri vardır ya, tıpkı onlar gibidir bizim KEREYİ ERİNMİŞ ETMEK ata sözümüz.

1 yorum
  1. Orhan İsmi diyor

    Sevgili can Kemal. Diline sağlık. Gönlüyün sevecenliği, kalemiyin üretkenliği artsın . Bizim kökenimiz O anlatılan sosyal iklimin Besni’sine dayanır. Yani oradan gelmişler. Nedenini bir türlü öğrenemedim. Yani babam da açıklama getiremedi. Neyse konu o değil de bu yaşanılmışlıktan doğan öyküyü biliyordum. Yani “kereyi eritme” deyiminin öyküsünü. Tahmin ettiğin gibi kaynakta babamdı. O yeri geldiğinde bu deyimi kullanır ve aslını anlatırdı. Bu arada konu Besni Beyleri olunca zalimlikle kotlanmış öykülerini de dinlerdik babamdan. Yıllar sonra Almanya’da (Işıklar içinde yatsın) Fakir Baykurt’un evinde sabaha kadar daldan dala sohbetlerde nasıl oldu bilmem söz bu Besni Beyleri’ne geldi. Fakir Bey hiç beklemediğim bir şey söyledi. “Ne duruyorsun, ne güzel malzemeler varmış. Hemen kolları sıva, kaleme sarıl” dedi. Aslında haklıydı. Hayat bizi kımıldamaz etti. Savrulduk. O öyküler de yazılmadı, duruyor. Kolay gelsin can dost. Sevgimle.

İlk yorumunuzu yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku

Gizlilik ve Çerez Politikası